Atsız Makaleleri - 1

Atsız Makalelerinden Notlar – 1

Son zamanlarda yoğun ilgi gösterilen Türkçülük akımını anlayabilmek için büyük fikir adamlarını da anlamak gerekiyor. Yoksa sosyal medya sitelerinde yapılan paylaşımlardan öteye gitmeyen sözde Türkçülük fikrinin ülkemize hiçbir faydası olmayacaktır.

Bu yazımda H. Nihal Atsız’ın makalelerinden dikkati çeken noktaları paylaşıp, O’nun düşüncelerini bazen yorumsuz bazen kendi yorumlarımla ele alacağım. Atsız tarafından değişik konularda yazılan çok fazla makale olduğu için mümkün olduğunca düzenli yazmaya çalışacağım. Umarım başarırım.

Milletler Hakkında

Azerbaycan

Ötüken Dergisi’nin 3 Eylül 1973 tarihinde yayınlanmış olan 9. sayısında “Türk Korkusu” başlıklı yazısında Rusların Türkleri ayırmak için farklı Kiril alfabelerini kullandırdığını ifade eden Atsız, “Rusya’da Azeri, Tatar, Başkurt, Kazak, Kırgız, Karakalpak, Özbek, Türkmen, Hakasa, Oyrat, Yakut, Çuvaş gibi bir çok alfabeler vardır.” diyor. Burada dikkatimi çeken Azerbaycan Türkleri için Azeri ifadesini kullanması oldu. Günümüzde Azerbaycan Türkleri bu ifadeden rahatsız oluyor ve ülkelerinde küçük bir azınlığın Azeri adında olduğunu, kendilerinin Azerbaycan Türkü olduklarını ifade ediyorlar. Geçen yılda Prof.Dr. İlber Ortaylı’nın bir etkinlikte söylediği “”Azeri diye bir millet yoktur bunu Stalin hıyarı çıkardı Stalin cahil bir Gürcü’dür. Azerbaycan’lı başka, Azeri başka. Türkler arasında Azeri diye bir millet yoktur. Komünist şairler bile ‘Türk kızları’ diye yazar. Bunu Stalin hıyarı çıkardı. Stalin cahil bir Gürcü’dür, milliyetlerden anlamaz, felaket bir heriftir.” demişti. Bu konuda aklım karıştı ancak başka makalelerinden yola çıkarak konuyu kavrayabileceğimi düşünüyorum.

Ötüken Dergisi’nin bir sonraki sayısında “Birinci Cihan Savaşı sonunda Rusya yenilip yıkılırken Çarlık içindeki milletler bağımsızlık davasına koşmuşlar ve önceden hazırlıklı olan Polonyalılar, Finler, Estonlar, Letonlar ve Litvanlar milli devletlerini kurabilmişlerdir. Bu hengâmede Türkler de aynı bağımsızlık davasına kalkmışlarsa da başarıları geçici olmuş, ayrı ayrı kurulan devletleri kısa bir süre sonra Bolşevikler tarafından istila edilmiştir. Ötek milletler çapında hazırlıklı olmayışları, ikincisi de pek geniş bir bölgeye yayılmış olup millet adından çok özel topluluk adıyla (Kazak, Özbek, Başkurt, Kırgız, Tatar, Azeri vesaire) yaşamaya alışık bulunmalarıdır.” diyor.

İngilizler

“İngilizler sanıldığı gibi usta siyasi ve uzak görüşlü millet değildir. Öyle olsaydı, İkinci Cihan Savaşı’ndan sözde muzaffer çıktıkları halde, üstünde güneş batmayan imparatorluklarını kendi elleriyle, üstünde sisten güneş görünmeyen küçük bir ülke haline getirmezlerdi.” (Ötüken, Kıbrıs Konusu, 1974, Sayı:9)

Yunanlar

“Yoksa, bugün Yunanistan denilen devlette, “Yunanlı” denen ve eski Helenler’in dilinden bozma bir dille konuşan topluluğun eski Yunanlılarla hiçbir ilişkisi bulunmadığını, bunların Yunan kültürü ve Ortodoks mezhebiyle birleşen ve kan bakımından çoğunlukla İslav ve Arnavutlar’dan bozma karışık bir millet olduğunu biliyoruz.” (Gözlem, Yunanistan Türkleri, 9 Ocak 1969)

Sümerler

Atsız’ın Güneş Dil Teorisi’ne karşı çıktığı biliniyor. 1941 yılında yayınlanmaya başlayan Çınaraltı Dergisi’nin ilk sayısındaki “Türk Tarihine Bakışımız Nasıl Olmalıdır?” başlıklı yazısında da bunu açıkça ifade ediyor.
“Eski milletler arasında yalnız Sümerlerin dilinde Türkçeye benzeyen kelimeler bulunmuştur. Fakat bu da fazla bel bağlanacak bir şey değildir. Çünkü Sümer dilinde Arapçaya, Japoncaya, Gürcüceye de benzeyen birçok kelimeler bulunmuştur. Şunu da unutmamak gerekir ki kendi yarattığımız medeniyet, bizi başkalarının medeniyetlerini kendimize mal etmeye asla muhtaç etmeyecek kadar büyük ve parlaktır.”

Şahıslar Hakkında

İsmet İnönü

İsmet İnönü’yü konu edinen Dalkavuklar Gecesi ve Z Vitamini hikayelerini yazan Atsız,
“Uzun süre devleti idare etmiş olan Halk Partisi’nde 1938’den sonra bir İnönü’yü yüceltme çağı başlamış, evvelce Atatürk için kullanılan “Milli Şef” deyimi ona mal edilmiş, pullardan ve paralardan Atatürk’ten üstün olduğu havası yaratılmak istenmiştir. Halbuki bu çok yanlış bir davranıştı. Çünkü Atatürk, Rusya’da ortaya çıktığı zaman, hakkında kimsenin ve tabiî kendisinin de bir şey bilmediği komünizmi ve onun Türkiye için tehlikesini anlamış, tedbirleri almış olduğu halde bugün toplu olarak anarşist adı altında anılanların gayesini bir türlü kavrayamamıştır. Anarşistler üniversiteyi işgal ettiği zaman boykotla işgalin aynı şey olduğunu söyleyecek kadar vahim bir hata yapmış, bu da yetmiyormuş gibi Türkiye’yi mahvetmek istedikleri için idama mahkum edilen üç komünistin idamını durdurmak teşebbüsü ile, ilerde tarihin çok olumsuz hüküm vereceği bir harekette bulunmuştur.” diyor. (Ötüken, 1973, Sayı:5)

Şah İsmail

“Şah İsmail’in kendisi Türk olduğu halde, malumdur ki şeceresini siyasi maksatlarla Peygambere ulaştırıyordu. Böyle düşünen bir adamın mensup bulunduğu uruk veya boyun adını taşımayacağı şüphesizdir.” (Çınaraltı, 1942, Sayı:46)

Selahaddin Eyyübi

Atsız’a göre Selahaddin Eyyübi Türk değildir. “Türk Milletinin Şeref Şehrarı” başlıklı makalesinde Adnan Giz tarafından ortaya atılan 40 kişilik Türk büyükleri galerisine eklenen Selahaddin Eyyübi’nin Türk olmadığı için listeye giremeyeceğini belirtmiştir. (Kopuz, 1943, Sayı:1)

Sedat Simavi

Hakkında sadece Hürriyet Gazetesi’nin kurucusu olduğunu bildiğim Sedat Simavi’yi bir kaç yazısında övmüştür.
“Milletlerde bir düşünce olgunlaştığı zaman o düşüncenin “davranış” haline gelmesi için küçücük bir sebep yetişir. Böyle zamanlarda düşüncenin bayrağını açan kimse “Türk tarihinin kişileri” arasına girer, Türkiye”nin pasif bir dış siyaset güttüğü yıllarda, meslektaşları arasında oldukça geri saflarda bulunan bir gazeteci, merhum Sedat Simavi, Kıbrıs davasını milli bir dava diye öne sürmekle tarihte şerefli bir satır olmuş ve onun ileri attığı düşünce artık milli bir siyaset, bir ülkü haline gelmiştir.” (Ötüken, 1965, Sayı: 19)

Atatürk Sonrası Dönem

72 Kazan Ailesinin Bitmeyen Çilesi başlıklı yazısında “Bu ne biçim devlet, ne biçim hükümet? Bakan emrini tatbik ettiremezse, söz vermeler, adaklar birer boş laftan ibaret kalırsa ortada bir devlet vardır denilebilir mi? Zaten son otuz yılın hayatında parlak sözlerden başka ne var ki? Herkes söylüyor, ama işe gelince: Sıfır.” (Ötüken, 1966, Sayı:30)

12 Mart Muhtırası

Atsız, 3 Mayıs başlıklı makalesinde “Paşaların 12 Mart ihtarnamesi nasıl uçurumun kıyısına kadar getirilmiş bulunan devleti düşmekten kurtarmışsa, meçhul gençlerin 3 Mayıs yürüyüşü de, Amerika ve İngiltere’nin hamakatlerini istismar eden Moskoflar’ın Almanya’ya karşı savaşı kazanmak üzere oldukları sırada Türkiye’yi bir oldubitti ile Sovyetleştirmeye hazırlanan karanlık komünistleri gün ışığına çıkarmak suretiyle Türkiye’yi komünizm batağına düşmekten kurtarmıştır.” diyor.

Aynı sayıda yer alan Türk Ordusu’na Karşı Don Kişotlar başlıklı makalesinde ise “Disiplin medeniyetin anaşartıdır. İnsanların hayvanlıktan sıyrılması, hak mefhumunun teşekkülü, gerçek hürriyetin çekirdeğidir. Bu yüzdendir ki Türk Ordusu bazı güç anlarda anagörevinden taşarak bozulan düzeni sağlamak zorunda kalmıştır.

12 Mart Muhtırası bunlardan biridir. Bunda ordunun ne kadar haklı olduğu, serserilerin inlerinde yapılan aramalarla ortaya çıkmaktadır. Silahlar ve patlayıcı maddelerden başka subay elbiseleri, teksir makineleri, alıcı verici telsizler, Doğu’nun 15 evlik Kürt köylerinde saklanmış son sistem Çekoslovak silahları vesaire, vesaire…” (Ötüken, 1975, Sayı:5)

Batı Türkeli

Bilindiği gibi Atsız, Türkiye’nin 1040 yılında kurulduğunu belirtmiştir. Devletin tarihini hanedanlardan bağımsız olarak ele aldığını belirten Atsız, bu nedenle 1040 yılında yapılan Dandanakan Savaşı’nda Türkiye’nin (kendi deyişiyle “Batı Türkeli”) kurulduğunu ifade etmiştir.
Ötüken Dergisi’nin 1975 yılında yayınlanmış 5. sayısında “23 Mayıs 1040 Cuma günü, mayısların en mühimi ve en şanslısıdır. Çünkü o gün Selçuklu ve Gazneli orduları arasında yapılan ünlü Dendanekan Savaşı’ndan sonra devletimiz, yani Türkiye (ve daha doğru adı ile Batı Türkeli) kurulmuş, dokuz yüzyılı aşan hayatında bu devlet bazen parçalanıp bölünerek iç savaşlarla uğralmış, bir iki defa tarih sahnesinden silinecek diye bakılırken ırkının ve geçmişinin büyük gücü ile yine toparlanıp yaşamayı başarmıştır.”

Sanatsever Kişiliği

Orhun Yazıtları

Orhun Yazıtları

Çanakkale Şehitleri Anıtı

Makalelerinde bir çok kez, geçmişle ilgili abide ve heykeller yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Atsız Mecmua’nın 1932 yılında yayınlanan 17. sayısında düşmanların abidelerinin yükseldiği Çanakkale’de halen bir abideninin bulunmamasının çok büyük eksik olduğuna işaret etmiş ve “Görüyorsun ki eller kendi şerefsizce yenilen ölülerine bile nasıl ihtiram gösteriyor, onların başına ne büyük taşlar dikiyor… Sana gelince: Senin ölüme göz kırpmadan bakan şerefli şehitlerinin hâlâ bir âbidesi yok!.. Ey Türk gençliği! Çanakkale senin vatanındır!.. 18 yıl önce orada korkunç ve nispetsiz bir boğuşma oldu. Bir tarafta her türlü vesaitle pusatlanmış soğukkanlı İngilizler, cesur İrlandalılar, yaygaracı Fransızlar, çevik Avustralyalılar, sporcu Yeni Zellandalılar, korkunç Senegallılar, diğer tarafta da sessiz ve gösterişsiz Türkler vardı. Bu korkunç boğuşmayı harikulade kahramanlıkları ile senin kanından olan Türkler kazandı. Fakat ne korkunç tecellidir ki 18 yıl geçtikten sonra orada yenilen düşmanların abideleri yükseliyor… buna nasıl tahammül edebiliyorsun Türk genci? Diyelim ki paran olmadığı için onlara layık bir taş dikemedin! Fakat yılda bir defa oraya gidecek kadar kendinde kuvvet bulamıyor musun?”

Çanakkale Şehitleri Anıtı’nın yapımı, Atsız’ın bu yazısının ardından 22 yıl sonra başlamış ancak Milli Türk Talebe Birliği ve Milliyet Gazetesi’nin yardım kampanyalarıyla 1960 yılında resmi olarak açılabilmiştir.

Temsili Taşlar ve Sütunlar

Kopuz Dergisi’nin 1. sayısında “Eski büyüklerimizin heykellerini dikemeyiz. Çünkü onların resimleri yoktur. Bunlar için temsili taşlar ve sütunlar daha uygun olur kanaatindeyim. Şeref şehrarının söğüt, çınar, kayın ve çam gibi Türklerce kutlu sayılan ağaçlarla süslenmesi, en güzel ve dayanıklı yerli taş ve madenlerden sütunlar ve heykellerle donatılması, bu işin de yalnız Türk mimar, sanatkar ve ustaları tarafından yapılması şart olmalıdır.” diyerek ince ruhlu olduğunu ortaya koyuyor.

II. Murad Heykeli

10 İlkteşrin 1444 Varna Meydan Savaşı başlıklı yazısında savaşı adım adım anlatmış olan Atsız, bu zaferin 500. yılına özel olarak İkinci Murad’ın bir heykelinin yapılması gerektiğini ifade etmiştir.
“Başta İkinci Murad, sonra Karaca Paşa olduğu halde o savaşın bütün şehit ve gazilerini saygı ile analım. Üç yıl sonraki 10 İkinciteşrin, bu zaferin 500. yıl dönümüne raslayacaktır. Milletçe bir tören yapmak ve İkinci Murad’ın heykelini dikmek için şimdiden hazırlansak büyük bir değer bilirlik olmaz mı?” (Çınaraltı, 1941, Sayı: 15)

Alp Arslan Anıtı

“1971 yılının 29 Ağustosunda bu büyük ve cidden şanlı zaferin 900. yıl dönümü kutlanacaktır. Ankara’daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 1966’da kurulan “Selçuklu Tarih ve Medeniyet Enstitüsü” bu yıl dönümünde kendi payına düşen görevi yapmak için Malazgirt’te bir Alp Arslan anıtı dikmek üzere hazırlıklara başlamıştır. Yıl dönümüne iki buçuk yıl vardır. Güzel ve iyi düşünülmüş bir eser hazırlamak için iki buçuk yıl oldukça az sayılsa bile yine de birşeyler yapmak mümkündür.”
“Malazgirt Savaşı’nı anlatan bir piyes için yarışma açılması, fakat jürinin malum sapıklardan değil, ciddi kimselerden seçilmesi mümkündür.” (Malazgirt Zaferinin 900. Yıl Dönümü, Ötüken, 1969, Sayı:3)

Ölmezler Yolu

“Mühim bir nokta da Türkiye’nin uygun bir yerinde bir “Ölmezler Yolu”nun yapılmasıdır. Ölmezler Yolu, Türk tarihinin ulu kişilerinin heykel ve anıtlarıyla süslü, en heybetli ağaçların gölgelediği bir tarih yoludur. Şimdilik Alp Er Tunga ile başlayıp Atatürk’le bitecek ve ilerde de yetişecek büyüklerin heykel ve anıtlarının eklenebileceği uzun ve gösterişli bir yol.” (Malazgirt’in 900. Yıl Dönümü ve Milli Kültür, Ötüken, 1971, Sayı:8)

İlgimi Çeken Sözleri

Savaş

Bir meselede iki taraf da haklı olunca onun tek çözümü savaştır.” (Ötüken, Kıbrıs Konusu, 1974, Sayı:9)

İnsan Kardeşliği

Geçmişi anmanın büyük faydası, yabancının dostluğuna inanmanın asla doğru olamayacağını göstermesindedir. Yüzyıllardan beri insan kardeşliği davaları güdülmüş, filozoflar, peygamberler, bilginler, şairler bu davayı savunmuş, fakat sosyal kanun olan milletler savaşında en küçük değişme olmamıştır. Kardeşliği telkin eden İsa’yı Tanrı’nın oğlu sayan Hristiyan, Katolik ‐ Protestan halinde, dindaşlarını kardeş sayan Müslümanlar Sünnî ‐ Şîî halinde birbirlerini boğazlamışlardır. İnsanları birleştirip tek devlet yapacağını, hattâ devleti de kaldıracağını ilân eden komünistlerin akıttığı insan kanı ise insanlık tarihinde aşılması imkânsız bir rekordur.

Gerçek bu iken, Türkiye’nin kaderinde rol oynaması muhtemel parti liderlerinin şu veya bu milletle kardeşlikten bahsetmesi, saf milletimiz için ciddî bir tehlikedir. Türk milleti, yukarı kademelerden gelen sözlere çabuk inanmakla ün yapmıştır. Bundan dolayıdır ki ona daima en katı gerçekleri söylemekte fayda vardır.” (Ötüken, 1975, Sayı: 10)

Oluşlar ve Ölüşler Ortasında…

Basri Gocul adlı bir öğretmenin Türk destanları üzerine çalışma yapmasıyla ilgili olarak; “Korkunç içtimai kasırgalar arasında, oluşlar ve ölüşler ortasında yeni bir manevi nizama, yeni bir hamasi devre doğru gittiğimizi gösteren alametler de var. Milli destan üzerindeki ümit verici çalışmalar bu alametlerden biridir.”

Ölümün Kucağı

“Unutulmamalı ki bir millet, ordusunu kaybederse büyük bir tehlikede, devletini kaybederse korkunç bir felakette, fakat dilini kaybederse ölümün kucağındadır.” (Edebi Dil, Ötüken, 1968, Sayı:12)

Bir cevap yazın